İki senedir Goça taraflarını alan, talan eden on altıbin kiÅŸilik Türk ordusundan ÅŸimdi, bu kalede yadigâr gibi, yüzelli asker kalmıştı. Onlar da iÅŸte iki yazdır padiÅŸahın gelmesini bekliyorlardı. Mutlaka alınacak olan “Kızılelma´´nın yolu buradandı. Sonbahar başında bir gece Hamza Bey’in ulaklarından bir genç gelmiÅŸti. Ondan padiÅŸahın Acemistan hudûdunda olduÄŸunu öğrendiler. Vâkıâ cephâneleri çoktu, silahları mükemmeldi. Lâkin ancak daha üç dört aylık erzakları vardı. Ne yapacaklardı? “Tata´´ya giden geçitler kapalıydı. Etrafta her nevi kuÅŸlar uçuÅŸuyor… Ama, hiçbir kervan geçmiyordu. Devamı »
Karamanın Koyunu Sonra Çıkar Oyunu”
Küçük pâyitahtın karışık sokakları bugün çok kalabalıktı. Tıpkı ilkbaharda bir bayram gibi… Bütün kadınlar, bol beyaz yenli, sırma yelekli pazar esvaplarını giymiÅŸler, beyaz poturlu dinç erkeklerin dolu testilerle sundukları ÅŸarapları içerek coÅŸuyorlardı. Genç, ihtiyar, kadın, çocuk… Nihayetsiz bir “Hurrâ´´ zinciri, bağırarak, sallanarak kalabalığın içinden geçiyor, canlı bir girdap dalgası halinde, döne döne, sarayın meydanında birikiyordu. Kiliselerin çanları uÄŸulduyordu. Saray kapısınn önünde cesur Boyar atlıları saf saf olmuÅŸ, bekliyorlardı. Sabahtan beri çektiÄŸi ÅŸaraplarla epeyce başı dönen meÅŸhur kumandan tolgasının siperini geri itti. Atının ağır üzengileri üstünde biraz kalktı. İleriye baktı. Devamı »
Batıdan gelen büyük düz yolun tâ aÄŸzındaki taÅŸ konak, zairsiz bir türbe gibi sakindi. YeÅŸil boyalı demir kapısının aralığına yaslanmış ak sakallı, garip, meyus bir kethüdâ; yere, karmakarışık serseri izlere bakarak düşünüyordu. Kapakları örtülü ıssız pencerelerin arkasında sanki derin, duyulmaz bir matem feryadı gizliydi. BeÅŸ hafta evvelki bozgunun ÅŸehri dolduran yaralıları, kuskunsuz atlar, aç katırlar, kırık arabalar, topallayan askerler, kalkansız süvariler, tolgasız yeniçeriler, mızraksız sipâhîler; yüksek, beyaz duvarlara, geçici bir gölge kabusu halinde, mahzun akislerini bir an sürüyorlar, sonra titreyerek, siliniveriyorlardı. Devamı »
“…Türkler az söyler, çok yapar.´´ Maktûl İbrahim PaÅŸa
Bosna Beyi ile Semendire Beyi’nin askerleri iÅŸte kaç haftadır “Yayçe´´’yi sarmışlar, kumandanlarının gelmesini bekliyorlardı. Dinmez yaÄŸmurların, çılgın fırtınaların döve döve yosunlattığı tekir duvarlı büyük kale, kuvvetine emindi. Ne kapısında, ne bedenlerinde kimse görünmüyordu. Burçlarında sallanan bayraklar Devamı »
“…Hemen göstersünler. Dalkılıç olur, düşmanı harâb iderüz ve kralın tac ü tahtını başına geçürüp Kızıl Elma’ya dek giderüz..´´ Kocasekbanbaşı
— Kızıl-Elma’ya…
— Kızıl-Elma’ya…
— Kızıl-Elma’yacak gideceÄŸiz! Devamı »
Sanki bir tûfandı. Gök delinmiÅŸ gibi fasılasız yaÄŸmurlar yağıyor ve bütün ordu Semlin’e doÄŸru sel, çamur, sis ve bora içinde ilerliyordu. Belgrad - Åžabaç yolu çökmüştü. Karanlık ormanlara, sarp yokuÅŸlara, uçurumlu daÄŸlara alışkın olmayan nakliye develeri, yedekçileriyle beraber kaybolmuÅŸlardı. Zâbitler bağırıyor, boru sesleri iÅŸitiliyor, atlar kiÅŸniyordu. Hatta padiÅŸahın otağı bile meydanda yoktu. Bu kısa yol, üç gündür bitip tükenemiyordu. Devamı »
“…Hak budur ki, ol guzzâtın içinde böyle gaazîler olmasa. Zigetvar’a bu kadar kurbi civarda, cevânib-i erbaa kâfir hisarı iken, meks ve ârâm, bâhusus böyle cenge ikdâm ne mümkün idi…´´
Peçevî, s.355
Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grijgal palangasının etrafında otluyorlardı. Karşıda… Yarım mil ötede Toygun PaÅŸa’nın son muhasarasından çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar kalesi, sönmüş bir yanardaÄŸ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde, ağır bulut yığınları eziyor… Sürü sürü geçen kargalar tam hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanga kapısının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgarın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz sisler içinde süzülen kurÅŸunî kulelere bakıyordu. Bunların hepsi Türkler’in elindeydi. Yalnız ÅŸu Zigetvar… Devamı »
Küçük Ali, yorgun uykusundan uyanınca kalktı. Gece yattığı tozlu fundalıklardan çıktı. Ilık, parlak bir güneÅŸ her tarafı ısıtıyordu. Bulutsuz hava bembeyazdı. Çalıların üstünde kuÅŸlar cıvıldayarak uçuÅŸuyordu. Kalktı. Bir av arıyormuÅŸ gibi tereddütlü adımlarla bodur böğürtlen dallarını hışırdatarak ÅŸoseye indi. Bir ileri, bir geri baktı. Her taraf tenha idi. Uzun, kıvırcık kirpikli iri siyah gözlerini yırtık çarıklarına dikti. Düşündü. Sırtındaki tozlu deri torbada yarım ekmekle bir soÄŸandan baÅŸka bir ÅŸeysi yoktu. Altı aydır Gelibolu’da, bir Rum fırıncının yanında çalışıyordu. Birkaç gün evvel hükümet, “muharebe olacak” diye ustasını diÄŸer Hristiyanlarla Anadolu’ya geçirmiÅŸti. Gelibolu’da akrabası filan yoktu. Barınacak bir yer bulamadı. Köyüne dönmüştü, ama köyünde de kimseyi bulamamıştı. Evler kapanmış, ahırlar boÅŸalmış, küçük cami meydanı at, araba, asker, çadır dolmuÅŸtu. Devamı »
Alacakaranlık içinde sivri, siyah bir kayanın belli belirsiz hayali gibi yükselen Åžalgo Burcu uyanıktı. Vakit vakit inlettiÄŸi trampete, boru seslerini akÅŸamın hafif rüzgârı derin bir uÄŸultu halinde her tarafa yayıyor… Kederli bağırışmalarıyla ölümü hatırlatan küfürbaz karga sürüleri, bulutlu havanın donuk hüznünü daha beter artırıyordu. Mor daÄŸlar gittikçe koyulaşıyor, gittikçe kararıyordu. Yamaçlardaki dağınık gölgeler, kuÅŸsuz ormanlar, hıçkıran dereler, kaçan yollar, ıssız korular, sanki korkunç bir fırtınanın gürlemesini bekliyorlardı. Devamı »
Dar kapısından baÅŸka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuÅŸ terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniÅŸ omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu’da, tüm Rumeli’de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul’da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yataÄŸanların üstünde “Ali Usta’nın iÅŸi” damgasını arıyorlardı. O, çeliÄŸe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar deÄŸil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, “Çifte su vermek” sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuÅŸmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uÄŸraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateÅŸten baÅŸka söz bilmez, pazarlığa giriÅŸmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaÅŸ zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaÅŸtan sonra ortaya çıkardı. Devamı »