“Hepimiz “iyi” insandan ne anladığımızı biliriz. İdeal iyi insan içki ve sigara içmez, küfretmez, yalnız erkeklerin bulunduÄŸu bir toplantıda orada hanımlar varmış gibi konuÅŸur, kiliseye aksatmadan gider, her konuda isabetli fikirleri vardır. Haksızlığa karşı derin bir nefret duyar ve Günah’ı cezalandırmanın bizim acı bir görevimiz olduÄŸunu bilir. Yanlış düşünmeye karşı daha da büyük bir nefret duyar ve genellikle orta yaÅŸlı baÅŸarılı yurttaÅŸlarının benimsediÄŸi görüşlerin isabetli olup olmadığını sorgulayan kiÅŸilerden gençleri korumanın bir devlet görevi olduÄŸu kanısındadır.
Titizlikle yürüttüğü mesleki faaliyetleri yanında hayır iÅŸlerine de hayli zaman ayırır: yurtseverliÄŸi ve askeri eÄŸitimi teÅŸvik eder; işçilerin ve onların çocuklarının çalışkan, serinkanlı ve erdemli olmalarını destekleyebilir ve bunu o konulardaki baÅŸarısızlıkların gereÄŸince cezalandırılmasını saÄŸlayarak yapar; belki bir üniversitenin mütevelli heyeti üyesidir ve yıkıcı fikirleri olan profesörlere görev vermeyerek eÄŸitime yönelecek saygısızlığı önler. KuÅŸkusuz, her ÅŸeyden çok da, dar anlamıyla “kiÅŸisel ahlakı” kusursuzdur. ”
***
1
Yüz yıl kadar önce herkesin çok kötü bir insan olarak tanıdığı Jeremy Bentham adında bir filozof yaÅŸadı. Daha çocukken adını ilk duyduÄŸum anı bugüne kadar hiç unutmadım. Bu, Muhterem Peder Sydney Smith’in, Bentham’ın insanların ölmüş büyükannelerinden çorba yapmaları gerektiÄŸini düşündüğü yolundaki sözlerini duyduÄŸum andı. Böyle bir uygulama bana aşçılık yönünden olduÄŸu kadar ahlak yönünden de tatsız gelmiÅŸti. Bu nedenle Bentham hakkında kötü bir kanaat edinmiÅŸtim. Bu sözlerin, saygıdeÄŸer insanların erdem uÄŸruna söyleme alışkanlığında oldukları sorumsuz yalanlardan biri olduÄŸunu çok sonraları keÅŸfettim. Bundan baÅŸka, Bentham’a karşı gerçek suçlamanın ne olduÄŸunu da anladım. AÅŸağı yukarı şöyle bir ÅŸeydi:
“İyi” insanı, iyilik yapan insan olarak tanımlamıştı. Aklı başında bir okuyucunun hemen anlayacağı gibi bu tanımlama gerçek ahlak ilkelerini altüst eden birÅŸeydi. Bir iyiliÄŸin, ondan yararlanan kiÅŸiye duyulan sevgiden kaynaklanıyorsa erdemli olmadığını, sadece ahlak kurallarından esinlenmiÅŸse erdemli olduÄŸunu ortaya koyan Kant’ın düşüncesi çok daha yücedir. Aynı kurallar, doÄŸaldır ki, ters yönde, acımasız hareketlere de yol açabilir. Erdemli olmanın ödülünün erdemin kendisi olduÄŸunu biliyoruz. Bundan galiba ÅŸu sonuç çıkıyor ki, ona katlanmak da onun cezasını oluÅŸturmaktadır. Bu
nedenle Kant, Bentham’dan daha yüce bir moralisttir ve erdemi erdem olduÄŸu için sevdiÄŸini söyleyen herkes onun tarafını tutar.
Bentham’ın kendi iyi insan tanımına göre davrandığı doÄŸrudur: çok iyilik yapmıştır. Ondokuzuncu yüzyılın ortalarındaki kırk yıl, İngiltere’nin maddi yönden, fikir ve ahlak yönlerinden inanılmaz ölçüde ilerleme gösterdiÄŸi yıllardır. Bu dönemin baÅŸlarında, daha önce aristokrasiyi temsil eden Parlamento’yu, orta sınıfı temsil eder duruma getiren Reform Yasası çıkmıştır.
Yasa İngiltere’de demokrasiye doÄŸru atılan adımların en zoru olmuÅŸtur. Hemen arkasından da, Jamaica’da köleliÄŸin kaldırılması gibi, baÅŸka önemli reformlar gelmiÅŸtir. Bu dönemin başında adi hırsızlığın cezası asılarak idamdı. Çok geçmeden ölüm cezası yalnız adam öldürme ve vatana ihanet suçlarıyla sınırlandırıldı. Yiyecek fiyatlarını korkunç sefalete yol açacak ölçüde artıran Hububat Yasaları 1846′da yürürlükten kalktı. 1870′de zorunlu eÄŸitim getirildi. Victoria dönemini kötülemek bugün moda haline gelmiÅŸtir; ama ben bizim çağımızın, onların çağının yarısı kadar iyi not almasını dilerim. Ancak ÅŸimdiki konumuz bunlar deÄŸil. Gelmek istediÄŸim nokta ÅŸudur: o yıllardaki ilerlemenin çok büyük bir bölümünün Bentham’ın etkisi sayesinde gerçekleÅŸtiÄŸi kabul edilmelidir. Geçen yüzyılın ikinci
yarısında İngiltere’de yaÅŸayan insanların onda dokuzunun, Bentham olmasaydı yaÅŸayabileceklerinden daha mutlu yaÅŸadıkları kuÅŸku götürmez. Felsefesi öylesine yalındı ki, ona yaptıklarının bir gerekçesi olarak bakmış olabilir. Bizler, ÅŸimdiki daha aydın çağımızda, onun fikirlerinin abes olduÄŸunu görebiliriz. Ancak, Bentham’ınki gibi pek de onurlu olmayan bir faydacılık ilkesini reddetme nedenlerine bir göz atmak bizi yüreklendirebilir.
2
Hepimiz “iyi” insandan ne anladığımızı biliriz. İdeal iyi insan içki ve sigara içmez, küfretmez, yalnız erkeklerin bulunduÄŸu bir toplantıda orada hanımlar varmış gibi konuÅŸur, kiliseye aksatmadan gider, her konuda isabetli fikirleri vardır. Haksızlığa karşı derin bir nefret duyar ve Günah’ı cezalandırmanın bizim acı bir görevimiz olduÄŸunu bilir. Yanlış düşünmeye karşı daha da büyük bir nefret duyar ve genellikle orta yaÅŸlı baÅŸarılı yurttaÅŸlarının benimsediÄŸi görüşlerin isabetli olup olmadığını sorgulayan kiÅŸilerden gençleri korumanın bir devlet görevi olduÄŸu kanısındadır. Titizlikle yürüttüğü mesleki faaliyetleri yanında hayır iÅŸlerine de hayli zaman ayırır: yurtseverliÄŸi ve askeri eÄŸitimi teÅŸvik eder; işçilerin ve onların çocuklarının çalışkan, serinkanlı ve erdemli olmalarını destekleyebilir ve bunu o konulardaki baÅŸarısızlıkların gereÄŸince cezalandırılmasını saÄŸlayarak yapar; belki bir üniversitenin mütevelli heyeti üyesidir ve yıkıcı fikirleri olan profesörlere görev vermeyerek eÄŸitime yönelecek saygısızlığı önler. KuÅŸkusuz, her ÅŸeyden çok da, dar anlamıyla “kiÅŸisel ahlakı” kusursuzdur.
Bu anlamda “iyi” olan bir adamın, genelde, “kötü” bir adamdan daha çok iyilik yaptığı kuÅŸku götürür. “Kötü” adam ile yukarıda tanımlananın tersi olan adamı kastediyorum. “Kötü” bir adam sigara, arada bir de içki içer; hatta damarına basıldığında aÄŸzını bile bozabilir. Sohbetleri her zaman aÄŸza alınacak türden deÄŸildir; güzel havalarda bazı pazar günleri kiliseye gitmek yerine kırlarda dolaşır. Yıkıcı fikirleri de vardır; örneÄŸin, barış istiyorsanız savaÅŸa deÄŸil barışa hazırlanmanız gerektiÄŸini düşünebilir. Hatalara karşı tutumu bilimseldir; tıpkı arıza yapan otomobiline olan tutumu gibi. Vaazların ve hapis cezasının, patlak bir otomobil lastiÄŸinin tamirine yararı neyse, kötü alışkanlıkları düzeltmekte de yararının o kadar olduÄŸunu iddia eder. Yanlış düşünce konusunda daha da terstir. Ona göre “yanlış düşünme” sadece düşünme, “doÄŸru düşünme” de sözcükleri papaÄŸan gibi tekrarlamaktır. Bu durum, onun her türden garip fikirleri olan kiÅŸilere yakınlık duymasına yol açar.
Çalışma saatleri dışında yaptıkları, sadece hoÅŸlandığı ÅŸeylerle uÄŸraÅŸmaktan; ya da, daha kötüsü, iktidar sahiplerinin rahatına dokunmayan bazı önlenebilir kötülükler konusunda huzursuzluk yaratıp ortalığı karıştırmaktan ibarettir. Ve hatta olasıdır ki, “kiÅŸisel ahlak” konusundaki bazı kusurlarını, gerçekten erdemli olan kiÅŸiler gibi özenle gizlemez; kendini, dürüst olmanın iyi bir örnek olmaktan daha iyi olduÄŸu gibi yanlış bir düşünce ile savunur. Sıradan ve saygın bir vatandaşın sözünü ettiÄŸimiz bu niteliklerin bir veya birkaçını taşıyan bir kiÅŸi hakkındaki kanaati olumsuzdur; bu nedenle bir hakim, bir öğretmen veya bir vali gibi yetkileri olan görevler almasına izin verilmez. Bu tür iÅŸler yalnız “iyi” insanlara açıktır.
Bütün bu durum son zamanlara özgüdür. Cromwell zamanında Püritenlerin kısa süren egemenliÄŸi sırasında da durum böyleydi ve onlar tarafından Amerika’ya aşılanmıştı. İngiltere’de tekrar ortaya çıkışı Fransız Devrimi’nden sonra, Jacobinizm’e -yani ÅŸimdilerde BolÅŸevizm diyebileceÄŸimiz ÅŸeye- karşı mücadelede yararlı olabileceÄŸi düşüncesiyle olmuÅŸtur. Wordsworth’ün yaÅŸamı bu deÄŸiÅŸikliÄŸe bir örnektir.
GençliÄŸinde Fransız Devrimi’ne yakınlık duymuÅŸ, Fransa’ya gitmiÅŸ, güzel ÅŸiirler yazmış ve evlilik dışı bir kızı olmuÅŸtu. Bu dönemde “kötü” adamdı. Daha sonra “iyi” oldu; kızını terketti, doÄŸru ilkeler edindi ve kötü ÅŸiirler yazdı. Coleridge de benzer bir deÄŸiÅŸimden geçmiÅŸtir: kötü olduÄŸu zaman Kubla Khan’ı yazdı; iyi olduÄŸu zamanlar da teolojik yazılar.
İyi ÅŸiirler yazdığı zamanlar “iyi” olan bir ÅŸair örneÄŸi bulmak zordur. Dante yıkıcı propaganda yaptığı gerekçesiyle sınır dışı edilmiÅŸti. Sonelerine bakarak hüküm verilirse Amerikan göçmen bürosu yetkililerince Shakespeare’e New York’da karaya çıkma izni verilemezdi. “İyi” insanın özünde hükümet yanlısı olması yatar. Bu nedenle Milton, Cromwell’in egemenliÄŸi döneminde iyi, ondan önce ve sonraki dönemlerde kötü bir kiÅŸiydi; ancak ÅŸiir yazması bu önceki ve sonraki dönemlere rastlar -gerçekten de ÅŸiirlerinin çoÄŸu bir bolÅŸevik olarak idam edilmekten kıl payı kurtulduÄŸu sonraki dönemde yazılmıştır. Donne, St.Paul Katedrali ruhani meclis baÅŸkanlığına getirildikten sonra erdemli oldu; ancak bütün ÅŸiirleri daha önce yazılmıştı ve bu nedenle, atanması bir skandala yol açtı. Swinburne gençliÄŸinde, özgürlük için savaÅŸanları öven Songs Before Sunrise (Åžafak Öncesi Åžarkılar)’ı yazdığı dönemde kötü adamdı; yaÅŸlılığında, aÅŸağılık tecavüzlere karşı özgürlüklerini savundukları için Boerlere oldukça saldırgan yazılar yazdığı zaman ise, erdemli bir kiÅŸiydi. Örnekleri artırmaya gerek yok; günümüzde geçerli olan erdem ölçütlerinin iyi ÅŸiir üretmekle baÄŸdaÅŸmadığına iÅŸaret eden yeterince söz söylenmiÅŸ bulunuyor.
Aynı ÅŸey baÅŸka alanlarda da geçerlidir. Hepimiz biliriz ki Galileo ve Darwin kötü kiÅŸilerdi. Ölümünden yüz yıl sonrasına kadar Spinoza’nın çok günahkar bir adam olduÄŸu düşünülüyordu. Descartes kovuÅŸturmaya uÄŸrayacağı korkusuyla yurt dışına kaçmıştı. Hemen bütün Rönesans sanatçıları kötü insanlardı. Daha hafif konulara gelince, önlenebilir ölümlere karşı çıkanlar mutlaka kötü kiÅŸilerdi. Ben Londra’nın bir bölümü çok zengin, bir bölümü de çok yoksul olan bir bölgesinde oturdum. Burada bebek ölümü oranları anormal derecede yüksektir ve zenginler rüşvet veya yıldırma yoluyla yerel yönetimi ellerinde tutarlar. Zenginler güçlerini kamu saÄŸlığı ve bebeklere yardım giderlerini azaltmak; düşük ücretle yarı-zamanlı çalışacak saÄŸlık görevlisi tutmak için kullanırlar. Zenginlerin sofralarının zenginliÄŸini yoksulların çocuklarının yaÅŸamından daha önemli saymayan hiç kimse o yöredeki önemli kiÅŸilerin saygısını kazanamaz.
Dünyanın bildiğim her yerinde aynı şey geçerlidir. Bunlara bakarak, iyi bir insanı oluşturan nitelikleri basite indirgeyebiliriz: İyi insan, düşünceleri ve eylemleri iktidar sahiplerine hoş gelen kişidir.
3
Geçmişte kötü oldukları halde maalesef yüceliğe erişmiş olan insanlar üzerinde durmamız hayli üzücü oldu. Şimdi de, daha iç açıcı bir konu olan erdemli insanlara geçelim.
3. George tipik bir erdemli kiÅŸiydi. Pitt (1759-1806): 1783-1801 ve 1804-1806 yıllarında baÅŸbakanlık yapan İngiliz devlet adamı) ondan katoliklere özgürlük vermesini istediÄŸinde -o dönemde katoliklerin oy hakları yoktu- taç giyme töreninde yaptığı yemine ters düşeceÄŸi düşüncesiyle bunu reddetti. Onlara özgürlük vermenin iyi bir ÅŸey olduÄŸu gerekçesine uyarak yanılgıya düşmekten haklı olarak kaçındı. Ona göre sorun yararlı olup olmamak deÄŸil, soyut olarak “doÄŸru” olup olmamaktı. Amerika’nın bağımsızlık istemine yol açan siyasette onun politikaya müdahalesinin payı büyüktür; ancak müdahalesi her zaman en yüce amaçlardan kaynaklanmıştır. Aynı ÅŸey, çok dindar olan ve düşüşüne kadar Tanrı’nın kendi tarafında olduÄŸuna içtenlikle inanmış ve -bildiÄŸim kadarıyla- kiÅŸisel kötülüklerden tamamen arınmış bir kiÅŸi olan sabık Kaiser için de söylenebilir. Ama yine de, insanların acı çekmesine ondan daha çok yol açmış olan baÅŸka bir günümüz insanı bulmak kolay deÄŸildir.
İyi insanlar politikacılara bazı yararlar saÄŸlarlar. Bu yararların başında da, baÅŸkalarının kuÅŸku uyandırmadan iÅŸlerini yürütmelerine olanak veren bir duman perdesi oluÅŸturmaları gelir. İyi insan arkadaÅŸlarının karanlık iÅŸler yapabileceÄŸini aklına getirmez; bu onun iyi yönüdür. Halk da bir insanın, iyiliÄŸini kötüleri gizlemek -için kullanabileceÄŸini hiç düşünmez; bu da onun yararlı yönüdür. Kamu gelirlerinin, onları hakeden zenginlerin eline geçmesine itiraz eden dar kafalı halkın söz konusu olduÄŸu her durumda bu iki özelliÄŸin iyi insanı son derece çekici kılacağı ortadadır. Bana söylendiÄŸine göre -ama ben kesinlikle katılmıyorum- iyi insan olan ve bu amaca göre hareket eden bir Amerika CumhurbaÅŸkanı varmış. İngiltere’de de Whittaker Wright ününün doruÄŸunda olduÄŸu sıralarda, çevresini, erdemleri onun aritmetiÄŸini anlamalarını ve anlamadıklarını farketmelerini önleyen kusursuz soylular doldurmuÅŸtu.
İyi insanın işe yaradığı bir başka alan da istenmeyen kişileri skandallarla politikadan uzak tutabilmeleridir. Yüz kişiden doksan dokuzu ahlak kurallarını ihlal eder; ancak bu gerçek, genellikle gün ışığına çıkmaz. Doksan dokuzuncu kişinin yaptığı ortaya çıktığında, yüz kişi içinde gerçekten masum olan bir kişi yürekten duyduğu nefreti dile getirir; öbür doksan sekizi de, kendilerinden de kuşkulanılabilir korkusuyla, onun peşinden giderler. Bu nedenle, hoşa gitmeyen görüşleri olan bir kimse politikaya atılıyorsa, toplumun geleneksel kurumlarını korumayı amaç edinmiş olan kişilerin, açığa vurulduğunda yeni politikacının kariyerini sona erdirecek birşeyler bulana kadar o kimsenin özel yaşamını geriye doğru adım adım kurcalamaları yeterlidir. O zaman üç seçenekleri olacaktır: gerçekleri açıklayarak onun bir utanç bulutu içinde gözlerden uzaklaşmasını sağlamak; veya açıklama tehditleriyle onu politikadan çekilmeye zorlamak; ya da şantaj yoluyla kendilerine iyi bir gelir sağlamak. Bu seçeneklerden ilk ikisi halkı korur; üçüncüsü de halkı koruyanları korur. Bu nedenle her üçü de övülmeye değer; her üçünü de olanaklı kılan iyi insanların varlığıdır.
Åžimdi de örneÄŸin zührevi hastalık konusunu ele alalım. Bunun önceden alınacak uygun önlemlerle hemen hemen tamamen önlenebileceÄŸi bilinmektedir. Ancak iyi insanların çabalarıyla bu bilgi mümkün olduÄŸunca dar bir alana yayılır ve uygulanmasında her türlü engel yaratılır. Sonuçta günah yine “doÄŸal” cezasına çarptırılır ve yine İncil’in emirleri uyarınca çocuklar babalarının günahlarını çekmeyi sürdürürler. Bunun tersi olsaydı durum ne kadar da korkunç olurdu. Çünkü eÄŸer günah cezalandırılmazsa, yaptıkları günah deÄŸilmiÅŸ gibi davranacak kadar ahlaksız kiÅŸiler ortaya çıkabilirdi; ve eÄŸer ceza masumları da kapsamazsa o denli korkutucu olmazdı. Bu nedenle, bilim adamlarının edindikleri derme çatma bilgilere raÄŸmen, DoÄŸa’nın bizler daha cehalet çağındayken koyduÄŸu katı ceza yasalarının bugün bile iÅŸlemesini saÄŸlayan bu iyi adamlara ne kadar minnettar olsak azdır.
Acılara neden olsun veya olmasın, kötü bir eyle”min kötü olduÄŸunu, doÄŸru düşünen herkes bilir. Ancak herkesin salt ahlak kurallarına uygun hareket etmesi olanaklı olmadığına göre, erdemin güvence altına alınması açısından, günahı acının izlemesi çok arzulanan birÅŸeydir. İnsanların günahlara bilim öncesi çaÄŸlarda verilen cezalardan kaçınma yollarını öğrenmeleri engellenmelidir. Hayırsever insanlar bizleri bu tehlikeli bilgilerden korumamış olsalar da fiziksel ve zihinsel saÄŸlığın korunması konusunda ne çok bilgi sahibi olabileceÄŸimizi düşünmek beni dehÅŸete düşürüyor. İyi insanlar bir de kendilerini katlettirerek yararlı olabilirler. Almanya Çin’in Shantung eyaletini iki misyonerin orada öldürülmesi sayesinde ele geçirmiÅŸtir. Saraybosna’da öldürülen ArÅŸidük sanırım iyi bir insandı; ona ne kadar minnettar olsak azdır! EÄŸer o ÅŸekilde ölmeseydi savaÅŸ çıkmayabilirdi; dünya demokrasi için güvenli bir hale gelemezdi; militarizm yıkılmazdı; ÅŸimdi de İspanya, İtalya, Macaristan, Bulgaristan ve Rusya’daki askeri despotizmin keyfini çıkarıyor olmazdık.
Åžaka bir tarafa, kamuoyunca genellikle kabul gören “iyilik” ölçütleri dünyayı daha mutlu kılmak için düşünülmüş ÅŸeyler deÄŸildir. Bunun çeÅŸitli nedenleri vardır; baÅŸlıcası da gelenektir.
Ondan sonra en güçlü neden olarak egemen sınıfların sahip olduğu, haksız güçler gelir. İlkel ahlak kuralları tabu kavramından çıkmışa benziyor; bunlar başlangıçta tamamen boş-inan durumdaydılar ve tamamen zararsız olan bazı eylemler -örneğin kabile reisinin tabağından yemek yemek- bilinmez yollarla felakete yol açtıkları düşüncesiyle yasaklanmıştı. Yasaklar bu şekilde başladı ve başlangıçta varsayılan nedenler unutulduktan sonra da insanların duyguları üzerinde etkisini sürdürdü. Günümüzde geçerli olan ahlak kurallarının büyük bir bölümü hala bu türdendir: bazı davranış biçimleri, etkilerinin kötü olup olmadıklarına bakılmaksızın, dehşet hissi uyandırırlar. Birçok olayda, dehşet uyandıran bu davranış gerçekten de zararlıdır; öyle olmasaydı ahlak ölçütlerimizi düzeltme gereksinimi daha yaygın kabul görürdü.
ÖrneÄŸin, uygar bir toplumda cinayetin hoÅŸgörüyle karşılanmayacağı ortadadır; ancak cinayetin yasaklanmasının kökeninde yatan ÅŸey, tümüyle boÅŸ-inandır. Öldürülen kiÅŸinin kanının -veya daha sonra hayaletinin- öç almak isteyeceÄŸi ve yalnız suçluyu deÄŸil, ona yakınlık gösteren herkesi cezalandıracağı düşünülüyordu. Cinayetin yasaklanmasının boÅŸ-inan niteliÄŸi ÅŸundan da anlaşılıyor ki, belli dini ayinlerle kan suçundan temizlenmek olanaklıydı; baÅŸlangıçta bu ayinlerin amacı ise, hayaletin kendisini tanımaması için suçlunun kılık deÄŸiÅŸtirmesini saÄŸlamaktı. En azından Sir J. G. Frazex’in teorisi böyledir. PiÅŸmanlığın, suçu “arındırmasından” söz ederken yaptığımız mecaz çok eski zamanlarda kan lekelerini temizlemek için yıkama yapılmasından kaynaklanmaktadır. “Suç” ve “günah” gibi kavramların çok eski çaÄŸlardaki bu uygulama ile iliÅŸkili duygusal bir kökeni vardır.
Rasyonel bir ahlak kuralı cinayet konusunda bile olaya deÄŸiÅŸik bir açıdan bakacak; hastalık için olduÄŸu gibi, suç, ceza ve kefaret yerine önleme ve iyileÅŸtirme ile ilgilenecektir. Günümüzde ahlak ilkeleri boÅŸ-inan ve rasyonalizmin garip bir karışımıdır. Cinayet çok eski bir suçtur; ona uzun yıllar ötesine uzanan nefret ve korkunun oluÅŸturduÄŸu bir sis perdesi arkasından bakarız. Sahtekarlık modern bir suçtur; onu rasyonel bakış açısıyla ele alırız. Sahtekarları cezalandırırız; ama onları, canilere yaptığımız gibi, tuhaf yaratıklar olarak dışlamayız. Teoride nasıl düşünürsek düşünelim, toplumsal yaÅŸamda erdemi, birÅŸeyi yapmak olarak deÄŸil, yapmamak olarak algılarız. “Günah” olarak adlandırılan ÅŸeylerden kaçınan bir kimse, baÅŸkalarının yararına hiçbir ÅŸey yapmasa da, iyi insandır. İncil’de telkin edilen tutum kuÅŸkusuz bu deÄŸildir: “KomÅŸunu kendini sevdiÄŸin gibi sev” olumlu bir yönergedir. Ancak bütün hırıstiyan toplumlarda bu emre uyan kiÅŸi kovuÅŸturulur; en azından yoksulluk, genellikle hapis ve bazen de ölümle cezalandırılır. Dünya haksızlıklarla doludur. Ödülleri ve cezaları verecek konumda olanlar da bu haksızlıklardan yarar saÄŸlayanlardır. Ödüller eÅŸitsizlik için çok ustaca gerekçeler bulanlara, cezalar ise ona çare arayanlara verilir. KomÅŸusunu içtenlikle seven bir kimsenin halkın yergisinden uzun süre kaçınabileceÄŸi bir ülke bilmiyorum. Fransa da savaÅŸtanhemen önce Fransa’nın en iyi yurttaşı olan Jean Jaures öldürülmüş, katil ise, bir kamu hizmeti yaptığı gerekçesiyle, beraat etmiÅŸti. Bu çok çarpıcı bir örnektir; ancak bu tür ÅŸeyler dünyanın her yerinde olagelmektedir.
Geleneksel ahlakı savunanlar onun kusursuz, olmadığını bazen kabul ederler; ancak herhangi bir eleÅŸtirinin ahlakı toptan çökerteceÄŸini ileri sürerler. EleÅŸtiri olumlu ve yapıcıysa bu çöküntü gerçekleÅŸmez; ancak, bir anlık bir zevkin ötesinde birÅŸey için yapılmamış olması koÅŸuluyla. Bentham’a dönersek, o ahlak kurallarına temel olarak “en çok insanın en fazla mutluluÄŸu”nu savundu. Bu ilke doÄŸrultusunda davranan bir kimsenin, yalnız geleneksel kurallara uyan bir kiÅŸiye göre çok daha çetin bir yaÅŸamı olacaktır.
Kendisini ezilmiÅŸlerin savunucusu yapacak ve böylece güçlülerin düşmanlığına hedef olacaktır. Gücü elinde tutanların saklamak istediÄŸi gerçekleri açıklayacak; ÅŸefkate gereksinimi olanları ondan mahrum etmek için uydurulmuÅŸ yalanları reddedecektir. Böyle bir davranış gerçek ahlakın çöküşüne yol açmaz. Resmi ahlak her zaman olumsuz ve baskıcı olmuÅŸtur; “yapmayacaksın” der ve kuralların yasaklamadığı eylemlerin etkisini araÅŸtırmaya gerek görmez. Bütün büyük mistikler ve din öğreticileri böyle bir ahlak anlayışına boÅŸuna karşı gelmiÅŸlerdir: müritleri onların en açık beyanlarını bile dikkate almamışlardır. Bu nedenle, onların yöntemlerinin büyük ölçüde bir iyileÅŸmeye yol açması pek olası görünmüyor.
Düşünce ve bilimdeki ilerlemenin bu konuya katkısı, sanırım, daha umut verici olacaktır. İnsanlar yavaÅŸ yavaÅŸ ÅŸunun bilincine varacaklardır ki, urumları haksızlık ve nefret temeline dayalı olan bir dünya, mutluluÄŸu yaratma olasılığı en büyük olan bir dünya olamaz. Son savaÅŸ az sayıda kiÅŸiye bu dersi öğretmiÅŸtir; eÄŸer beraberlikle sonuçlanmasaydı daha fazlasını da öğretebilirdi. Bizler için gerekli olan, yaÅŸama sevinci, geliÅŸmenin getireceÄŸi mutluluk ve olumlu baÅŸarılar üzerine kurulmuÅŸ bir ahlaktır; yasak ve baskı temeline deÄŸil. Bir insan eÄŸer mutluysa, coÅŸkuluysa, cömertse ve baÅŸkalarınınmutluluÄŸuna seviniyorsa “iyi” insan sayılmalıdır. Bu durumda, ufak tefek kabahatler pek de önemsenmemelidir. Fakat sömürü ve gaddarlık yoluyla servet kazanan bir kiÅŸiye, ÅŸimdi “ahlaksız” olarak nitelediÄŸimiz kiÅŸiler gibi bakmalıyız; düzenli olarak kiliseye gitse de, kötülükle elde ettiÄŸi kazancının bir bölümünü kamu amaçlarına bağışlasa da aynı ÅŸekilde deÄŸerlendirilmelidir.
Bunu saÄŸlamak için, önemli kiÅŸiler arasında hala geçerli olan boÅŸ-inan ve baskı karışımı bir “erdem” yerine, ahlak sorunlarına karşı rasyonel bir tutum getirmek yeterlidir. Günümüzde mantıksal düşünce hafife alınmaktadır; ancak ben yine de uslanmaz bir rasyonalist olmakta direniyorum. Mantık belki zayıf bir güç olabilir; ama deÄŸiÅŸmezdir ve hep aynı yönde iÅŸler. Mantıksızlığın kuvvetleri ise boÅŸ yere didiÅŸerek birbirlerini yok eder. Bu nedenle mantıksızlığın -her taÅŸkınlığı, sonunda mantık yanlılarını güçlendirir ve insanlığın yegane gerçek dostlarının onlar olduÄŸunu tekrar tekrar gösterir.
Â
Kaynak:
Sorgulayan Denemeler:Â Bertrand Russell
Çeviri: Nermin Arık
TÜBİTAK POPÜLER BİLİM KİTAPLARI