Cenazemde iki yüz dostum bulunacak ve sen de mutlaka mezarımın başında bir konuşma yapacaksın.

Bin dokuz yüz altmış yedi yılında Baumgartnerhöhe’de, oranın Hermann Paviyonunda yılmadan yorulmadan çalışan rahibe hemÅŸirelerden biri bir yıl önce Brüksel’de La Croix sokağı 60 numarada yazmış olduÄŸum ve yeni piyasaya çıkan Yılgınlık adlı kitabımı yatağımın üzerine koydu, ama bende kitabı elime alacak hal yoktu, çünkü göğüs kafesimden yumruk büyüklüğünde bir uru çıkarıp almak üzere boÄŸazımı yarıp açan hekimlerin beni soktukları saatler süren narkozdan henüz birkaç dakika önce ayılmıştım.

Hatırlıyorum, bir “Altıgünsavaşı”ydı ve bana amansızca uygulanan kortizon tedavisi sonucunda, tam doktorların istediÄŸi gibi bir Aydede yüzü edinmiÅŸtim; vizite sırasında, bu aydede yüzünü görünce kendi ifadelerine bakılırsa ancak bir kaç hafta, en iyi olasılıkla birkaç ay ömrü kalan beni bile güldüren ÅŸakalar yaptılar. Hermann Paviyonu aynı katta bulunan yedi odadan meydana geliyordu ve bu odalarda yalnızca ölümlerini bekleyen on üç ya da on dört hasta vardı. Bir örnek yatak kıyafetleriyle koridorda bir aÅŸağı bir yukarı geziniyorlar ve sonra birgün temelli ortadan kayboluyorlardı. Her hafta bir kere, akciÄŸer ameliyatları alanında en yetkili kiÅŸi olan ünlü Profesör Salzer, Hermann Paviyonunda ellerinde beyaz eldivenleri ve müthiÅŸ saygı uyandıran yürüyüşüyle boy gösteriyor, neredeyse çıt çıkarmadan çevresini saran rahibe hemÅŸireler de bu boylu boslu ve zarif adama ameliyat salonuna girerken eÅŸlik ediyorlardı.

Klas hastaların ününe güvenerek kendilerini ellerine teslim ettikleri bu ünlü Profesör Salzer (ben kendim ormanlık bölgeden gelme bir çiftçinin tıknazca oÄŸlu olan baÅŸhekime ameliyat olmuÅŸtum) arkadaşım Paul’un amcalarından biriydi, bu Paul da Tractatus logico-philosophicus’uyla bugün bütün bilim ya da daha çok sözde bilim dünyası tarafından tanınan düşünürün yeÄŸenlerinden biriydi. Tam ben Hermann Paviyonunda yatarken, arkadaşım Paul da iki yüz metre ötedeki Ludwig Paviyonunda yatıyordu, yalnız bu paviyon Hermann Paviyonu gibi akciÄŸer servisine, yani Baumgartnerhöhe’ye deÄŸil Am Steinhof adındaki akıl hastahanesine aitti. Viyana’nın batısında alabildiÄŸine geniÅŸ bir yer kaplayan Wilhelminenberg, yıllardır kısaca Baumgartnerhöhe olarak adlandırılan, akciÄŸer hastalarına ait küçük bir bölge —benim bölgem— ile herkesin Am Steinhof adıyla bildiÄŸi, akıl hastalarına ait büyük bir bölge olmak üzere ikiye ayrılmıştır ve buradaki paviyonlar erkek adları taşırlar.

Dostum Paul’un isim kıtlığı varmış gibi Ludwig Paviyonunda yattığını bilmek tuhafıma gidiyordu. Profesör Salzer’in iki yanına bakmadan hızlı hızlı ameliyathaneye doÄŸru yürüdüğünü her görüşümde, dostum Paul’un amcasına kimi zaman “dahi” kimi zaman “katil” dediÄŸi aklıma gelir ve onu görünce, ÅŸimdi içeri mi giriyor yoksa dışarı mı çıkıyor, içeri giren bir dahi mi yoksa bir katil mi, ya da dışarıya çıkan bir katil mi yoksa bir dahi mi diye düşünürdüm. Bu tıp dehası benim için büyük bir çekicilik ışını yayardı. Bugün de tümüyle akciÄŸer cerrahisine ayrılmış ve özellikle akciÄŸer kanseri cerrahisi dedikleri alanda uzmanlaÅŸmış Hermann Paviyonunda yattığım o güne kadar pek çok hekim tanımış ve bütün bu hekimleri, sonuç olarak bende alışkanlık haline geldiÄŸi için, incelemiÅŸtim ama Profesör Salzer daha ilk gördüğüm anda bütün öteki hekimleri yaya bırakmıştı. Onun her anlamdaki büyüklüğü bana hep kesinkes anlaşılmaz gelmiÅŸti ve Salzer benim için sadece kendisine baktığımda görüp de hayran olduÄŸum özelliklerinden ve söylentilerden oluÅŸuyordu.

Profesör Salzer, dostum Paul’un da dediÄŸine göre uzun yıllar mucizeler yaratan biriymiÅŸ, en ufak bir kurtulma ÅŸansı olmayan hastaların ömrü Salzer’in ameliyatlarıyla onlarca yıl uzamış, ama dostum Paul’un da sık sık iddia ettiÄŸi gibi, birtakım baÅŸka hastaları da önceden kestirilemeyecek bir hava deÄŸiÅŸikliÄŸi sonucu sinirden titreyen neÅŸterin altında ölüp gidivermiÅŸlerdi. Hangisi doÄŸru bilmem. Gerçekten dünyaca ünlü biri ve ayrıca dostum Paul’un amcası olan Profesör Salzer’e iÅŸte bu yüzden, çevresine bana bunca müthiÅŸ gelen bir çekicilik yaydığı ve bir de tartışmasız bütün dünya tarafından tanınması bende uÄŸursuz bir korkudan baÅŸka duygu uyandırmadığı için ameliyat olmamıştım ve sonuç olarak dostum Paul’dan amcası hakkında duyduklarım da, ormanlık bölgeden gelme mazbut doktoru birinci sınıf bir uzmana yeÄŸlememe yol açmıştı. Ayrıca Hermann Paviyonunda bulunduÄŸumun ilk haftalarında, ameliyat salonundan saÄŸ çıkmayan hastaların hepsinin de Profesör Salzer’in ameliyat ettikleri olduÄŸunu gözlemlemiÅŸtim, dünyaca ünlü hekim talihsiz bir dönemindeydi belki de, tabii ben de bu durumda ondan korkmuÅŸ ve ormanlık bölgeden gelme baÅŸhekimde karar kılmıştım, bugün de görüyorum ki, kuÅŸkusuz hayırlı bir karar vermiÅŸim. Neyse bu tür akıl yürütmeler yararsız.

Ben kendim Profesör Salzer’i kapı aralığından da olsa, haftada en az bir kere görürken, dostum Paul sonuçta amcası olan Profesör Salzer’i, Ludwig Paviyonunda yattığı aylar boyunca bir kere bile görmedi. Üstelik Profesör Salzer yeÄŸeninin Ludwig Paviyonunda yattığını biliyordu ve Profesör Salzer için Hermann Paviyonundan Ludwig Paviyonuna geçmek üzere iki adım yol aÅŸmak dünyanın en kolay iÅŸi diye düşünmüştüm. Profesör Salzer’i yeÄŸeni Paul’u yoklamaktan alıkoyan nedenleri bilmiyorum, belki de önemli nedenlerdi, ama ben Hermann Paviyonuna ilk yatırıldığım sıra sık sık Ludwig Paviyonuna girip çıkmakta olan yeÄŸenini ziyaret etmekten onu alakoyan nedenler sadece rahatına düşkünlükle de ilgili olabilirdi. Hayatının son yirmi yılında dostumun yılda en az iki kere, hep ansızın ve her keresinde daima en korkunç koÅŸullar altında, Am Steinhof deliler evi’ne getirilmesi gerekmiÅŸti. Bir de eÄŸer nöbetler Avusturya’nın Traunsee gölü civarındaki, içinde doÄŸup büyüdüğü ve ölünceye kadar oturma hakkına sahip olduÄŸu Wittgenstein ailesine ait eski çiftlik evinde gelirse Linz’deki Wagner-Jauregg Hastanesi denen yere götürülmesi gerekiyordu ki, bu da geçen yıllarla gitgide daha kısa aralıklarla olmaya baÅŸlamıştı.

Onun yalnızca sözüm ona ruhi hastalık denebilecek ruhi hastalığı çok erken, daha otuz beÅŸ yaÅŸlarındayken ortaya çıkmıştı. Kendisi bu konuda pek az konuÅŸurdu ama dostumdan öğrendiÄŸim kadarıyla bu sözümona ruhi hastalığın ortaya çıkışı konusunda bir fikir edinmek zor deÄŸil. Hiçbir zaman tam olarak adı konmamış bu sözde ruhi hastalık Paul’da daha çocuklukta varmış. Daha doÄŸuÅŸta bir ruhi bozuklukla dünyaya gelmiÅŸ, sonradan Paul’un bir ömürboyu yakasını bırakmayan bu sözümona ruhi hastalıkla yani. Paul bu sözde ruhi hastalığıyla ömrünün sonuna kadar, baÅŸkaları nasıl ruhi hastalıkları olmaksızın son derece doÄŸal bir biçimde yaşıyorlarsa öyle yaÅŸadı gitti. Onun bu sözümona ruhi hastalığında hekimlerin ve tıp ilminin çaresizliÄŸi kendini en umut kırıcı biçimde ortaya koymuÅŸtur. Hekimlerin ve tıp biliminin bu çaresizliÄŸi Paul’un sözde ruhi hastalığına sık sık en heyecan verici teÅŸhislerin konulmasına yol açtı ama doÄŸru teÅŸhis elbette hiçbir zaman konulamadı, çünkü kafasızlıkları buna engeldi.

Dostumun sözümona ruhi hastalığına iliÅŸkin bütün teÅŸhislerin hep yanlış ve hatta neredeyse saçma oldukları birer birer ortaya çıktı ve bunlar birbirlerini ardarda en utanç verici, aynı zamanda da umut kırıcı biçimde çürüttüler. O psikiyatri hekimi denen adamlar dostumun hastalığına, bütün hastalıklar gibi bu hastalığın da tam doÄŸru bir adı olmadığını, tersine bütün adların hep yanlış olacağını, yanılgıya sürükleyeceÄŸini açıkça söyleme yürekliliÄŸini gösteremeden bir ÅŸu, bir bu teÅŸhisi koyup durdular, çünkü eninde sonunda bütün doktorlar gibi onlar da en azından tekrar tekrar konulan yanlış teÅŸhisler yoluyla vicdanlarını hafifletip iÅŸi cinayet iÅŸlemeye vardırarak rahatlayacaklardı. Her an manik sözcüğünü kullandılar, her an depresif sözcüğünü kullandılar ve her keresinde yanıldılar. Her an kendilerini korumak ve garantiye almak (hastayı deÄŸil!) üzere bilimsel bir sözcüğe sığındılar (bütün öteki hekimler gibi!). Bütün öteki hekimler gibi Paul’u tedavi edenler de Latince dilinin ardında mevzilendiler ve meslekdaÅŸlarının yüzyıllardır yaptıkları gibi kendi yetersizliklerini örtbas edip kendi ÅŸarlatanlıklarını gölgelemek üzere hastalarıyla, aralarında aşılmaz ve geçilmez bir duvar gibi yükselmesini saÄŸladılar bunun.

Latince’yi gerçekte görünmez ama hiçbir duvarın olmadığı kadar aşılmaz bir duvar gibi daha tedavinin başından kurbanlarıyla kendi aralarına soktular. İyileÅŸtirmede benimsedikleri yöntemlerin tüm vakalarda sadece insanlık dışı, cinai ve ölümcül olabileceÄŸini ise biliyoruz. Psikiyatri hekimi bütün hekimlerin en beceriksizidir ve her zaman için üyesi olduÄŸu bilim dalından çok, zevk için adam öldürmeye yatkın kiÅŸidir. Hayatım boyunca psikiyatrların eline düşmekten daha büyük bir korkum olmadı. Bunların yanında bütün ötekiler, hatta insana eninde sonunda bela getiren hekimler bile çok daha az tehlikelidir, çünkü psikiyatrlar bugünkü toplumla tamamıyla dayanışma halindeler ve bağışıklık kazanmış durumdalar, üstelik psikiyatrların dostum Paul’un üzerinde yıllar boyu fütursuzca uyguladıkları yöntemleri de gördükten sonra, onlardan çok daha yoÄŸun biçimde korkmaya baÅŸladım. Zamanımızın gerçek iblisleri psikiyatrlardır. Üstü kapalı iÅŸlerini sözcüğün en gerçek anlamıyla utanmazca bir dokunulmazlık içinde, ne vicdan ne de yasa dinlemeden yürütürler…
Çeviri: Fatih Özgüven